Üye olun veya Giriş yapın
Beni hatırla
 Şifrenizi mi unuttunuz?
Şifremi unuttum

Kayıt olurken kullandığınız E-posta adresinizi giriniz.

 Ücretsiz Üye Olun

Erkek Bayan
kullanım şartlarını ve gizlilik politikasını kabul ediyorum.
 
Paylaşın
hayati

Abdulkadir Geylani Hazretleri'nin Hayatı

Mârifetler hazînesi, her kutbun mercii, yüce makamlar sahibi, ârif, doğunun ve batının sancağı, şeyh-i kâmil Abdülkâdir-i Geylânî hâlen İran sınırları içinde bulunan ve Hazar denizinin güneyinde yer alan Geylan’ın Neyf köyünde dünyaya teşrif etmiştir. Burası, eski coğrafyaya göre Taberistan'ın öbür tarafıdır. Bölgenin ismi Geyl, Geylân, Cîl ve Cîlân şeklinde de telaffuz edilir. Dolayısıyla onun nisbetine Geylânî, Geylî, Cîlî ve Cîlânî de denilmektedir. Tarih, tabakât ve hal tercümesi kitaplarının çoğunluğu onun künyesinin Ebu Muhammed ve nisbetinin de Cîlânî ya da Cîlî olduğunu söylerler.

Ona atfedilmiş pek çok lakap vardır. Bu lakapların her birisi de onun İlmî derecesine, faziletine, yüceliğine, mertebesine işaret etmektedir. En meşhur lakaplarından biri ‘imam’dır. Bir ilimde iyice derinleşmiş kimseler için kullanılan bu lakabı ona atfedenlerden birisi Sem’ânî’dir. Diğer bir lakabı ise Müslümanların önderi anlamına gelen ‘Şeyhü’l-islâm’dır. Zehebî bu lakabı bilhassa Siyerü A’lâmi’n-Nübela'sında zikretmektedir. Seyyid Abdükâdir Geylânî’ye birçok sıfat ve lakaplar verilmiştir fakat bunlar içinde üç önemli lakabı vardır: Muhyiddîn (dîni ihya eden, el-Bazü’l-eşheb (alaca, doğan) ve el-Gavsü’l-a’zâm (en büyük gavs). Son iki sıfat hassaten Abdülkâdir Geylânî için kullanılmış, isim belirtilmeden bu sıfatların kullanıldığı yerlerde o kastedilmiştir. Doğumunun hicrî 470 yılına rastladığını tarihçilerin çıkarımlarından öğreniyoruz. Bunun sebebi, Abdülkâdir Geylânî’nin doğum tarihini tam olarak hatırlayamaması, kendisine doğum tarihi sorulduğunda; “Tam olarak bilemiyorum ama Bağdat’a Allâme et-Temimî’nin öldüğü sene geldim ve o zaman on sekiz yaşındaydım.” diye cevap vermesi olsa gerektir. Aile silsilesi tertemiz ve asil bir silsile olup anne tarafından da, baba tarafından da beşeriyetin en hayırlısı olan Hazret-i Peygamber (s.a.s.)’e ulaşmaktadır. Hazret-i Geylânî’nin babası tarafından aile şeceresinde adı geçen, büyük dedelerinden Abdullah el-Mahd, Medine-i Münevvere’de doğmuş, orada Ehl-i Beyt’ten olan insanlar arasında yetişmiştir, ismi duyulunca, ilim ve faziletinden istifade etmek isteyen insanlar etrafını doldurduğu için bazı fitneciler bu durumdan rahatsız olmuş, kendisini Abbâsî Halîfesi Ebu’l-Abbâs el-Mansur’a şikâyet etmişlerdir. Halîfe onu ailesi ile birlikte Bağdat’a getirtip hapse attırmış, (h. 144) onlara çeşitli işkenceler yaptırmış, hatta öyle ki bazı aile fertleri bu işkencelere dayanamayıp ölmüştür. İmam Abdullah el-Mahd da hapisteyken vefat etmiştir.

Abdullah el-Mahd’ın ailesi, Hazret-i Ali soyundan gelenlere yapılan baskı el-Me’mün zamanında kalkıncaya kadar Bağdat’ta ikamet etmiştir. Baskı kalkınca çeşitli memleketlere dağılmışlardır. Onların kimi Hicaz’a, kimi Yemen’e hicret etmiş ve oralarda emirlikler kurmuşlardır. Aileden kimileri Mağrib (Fas)’e göçmüştür. Kimileri ise İran topraklarına göç etmiş, Geylân'a yerleşmişlerdir. Burada mânevî bir emirlik kurmuşlardır. Bunlar, Abdullah el-Mahd’ın oğlu Mûsâel-Cûn’un nesli olan Cûn oğullarıdır. Hazret-i Ali neslinden gelen bu aileye ‘Eşrâfü Geylân' ismi verilmiştir, işte Seyyid Abdülkâdir Geylânî, bu temiz aile içerisinde doğmuş, yetişmiş ve bu güzel aile onun şahsiyetinin temel dayanağı olmuştur. Şeyh Abdülkâdir Geylani’nin dünyaya geldiği dönem, Abbasi Devleti'nin son dönemidir ki, bu da hicrî V. asrın ikinci yarısına tekabül eder. Bu dönem aynı zamanda Abbasilerin üçüncü devresidir ve maddi, mânevi, sosyal ve ahlâki anlamda her türlü fitne ve fesadın arttığı bir zaman dilimidir. Bu devrede Selçuklular idareye hâkim olmuş fakat Abbasîler ismen yine halîfe olarak varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bu dönem Abbasilerin Hicrî 656 yılındaki yıkılışına kadar sürmüştür.

Ne var ki Selçuklu sultanları memleketi tek başına yönetememişler; zira komutanlar ve kabile reisleri de idareye karışmışlardır. Bu durum Selçuklu sultanları arasındaki taht kavgalarını da beraberinde getirmiştir. Bu da türlü fitne fesada sebep olmuştur. Dolayısıyla askerler de Bağdat'ta zaman zaman bozgunculuk çıkarmışlar, halkın ve tüccarların mallarını yağmalayıp gasp etmişlerdir, insanlar bir yandan açlık çekerken bir yandan da korku dolu günler yaşamışlardır. Bağdat’ta halîfeler, Mısır’da da Fâtimîler arasında meydana gelen çok şiddetli tartışmalar ve kavgalar sebebiyle bu dönemin en belirgin özelliğinin sıkıntı ve meşakkat olduğunu söyleyebiliriz.

Bunlara şu hususu da ilave etmek zorundayız. İnsanlar arasında meydana gelen mezhep ve inanç kavgaları zaman zaman katl ve tekfir boyutuna kadar ulaşmıştır. Bâtınîler, görüşlerini ve inançlarını yaymak için toplu ölümler gerçekleştirmişlerdir. Şükür ki devrin önde gelen Müslüman imam ve âlimleri, bu yoldan çıkmışlara karşı gerekli cevabı vermişlerdir. Onların kötü düşüncelerini ve tuzaklarını asırlar boyunca ayağa kalkamayacak derecede yok ederek durumu düzeltmişlerdir. Taberî, İbn Kesîr, Şehristânî, İbn Hazm, İbnü’l-Esîr, Makrîzî, Gazâlî bu hususta emeği geçenlerden bazılarıdır. Fakat yaşananlar bununla da bitmemiş, ümmet gövdesinin üzerine bir kara gölge daha çökmüştür ki bu da Moğol istilasıdır. Fesadı bir başka fesat ortadan kaldırır. Bu konuyla alakalı olarak şu âyet oldukça düşündürücüdür: “İşte böylece, kendi yaptıkları sebebiyle bazılarının başına bazı zalimleri geçiririz! (En’âm sûresi, 129) Bu iç karışıklıkların yanında dışarıdan gelen Haçlı saldırıları da tam bir musibettir. Tarihçiler genellikle sekiz düzenli Haçlı saldırısı üzerinde dururlar. Bu saldırılar hicrî 490 ile 690 yılları arasında tam iki yüz yıl devam etmiş olan olaylar zinciridir. Bu dönem zarfında Müslümanların kanı dökülmüş, namusu çiğnenmiştir, iki yüz yıl devam eden bu saldırılara Selçuklular, Fâtimîler, Selçuklulardan ayrılan Atabekler, Eyyübîler, Mısır’daki Deniz Memlüklüleri gibi Müslüman devletler karşı koymuştur. Fesadın arttığı, zulmün yaygınlaştığı, hayır ve salah ehli için dünyanın dar geldiği, marufun münker, münkerin de maruf sayıldığı her dönemde, Allah Teâlâ şüphesiz ki insanları yenileyecek, dinlerini ihya edecek birini yollar. Eğer onlar olmazsa yeryüzü fasid olur ve din kaybolur, işte bu, Allah (c.c.)’ın bu dünya üzerindeki bir sünneti ve bir kanunudur. Allah'ın sünnetini kimse değiştiremez.

Şeyh Abdülkâdir Geylânî bu büyük mücedditlerden biridir. Cenâb-ı Hakk, Abdülkâdir Geylânî vesilesiyle insanların gönüllerine imân direklerini tekrar yerleştirmekle, insanları hak yolda tekrar yürütmekle, insanlar arasında düzeni ve birligi sağlayıp onları sırât-ı müstakîme yeniden döndürmekle bu ümmete büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuştur.

Hazret-i Şeyh, çocukluğundan itibaren bir ilim âşığı olarak büyümüş, ailesinden pek çok kişi sayesinde dînî ilimleri tahsil etmiştir, ilmin kadın ve erkek her Müslüman üzerine farz, hasta nefislerin dertlerine devâ, gidilebilecek en güzel ve en sağlam yol, en kesin delil, yakîn ehlinin en iyi, müttakîlerin en yüce merdiveni, dinin en sağlam direği, hidayete erenlerin en yüce mertebesi, yine onu kurbiyet ve marifet makamlarına yükselten bir vâsıta, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna götüren en güzel vesile olduğunu bildiği içindir ki, içinde ilmin her türlüsünü öğrenme uğrunda büyük bir çaba ve istekle doluydu. Bu sebeple ümmetin ileri gelen ve her biri bir hidayet rehberi olan âlimlerine ulaşmak maksadıyla Bağdat’a gitti. Bağdat, âlimler ve ilim talebeleri tarafından imar edilmiş olması sebebiyle doğuda ve batıda Müslümanların gözbebeği olmuştu.

Hazret-i Abdülkâdir Geylânî, burada önce Kur’ân-ı Kerîm’le meşgul oldu, Kur'ân'ı hıfz etti. Pek çok Hanbelî imamdan fıkıh okudu. Şeyh Ebû Saîd el-Mahzumî onlardandır. Bu sayede mezhep, hilâf ve usûl ilimlerinde kendisini yetiştirdi. Edebiyat öğrendi. Hadîs ilminin önde gelenlerinden hadîs tahsil etti. Hammâd ed-Debbâs’ın sohbetlerine devam etti. Tarikat ilmini ondan aldı. Daha sonra Ebu Saîd el-Mübârek el-Mahzûmî’den hırka giydi. Din ilimlerinde akranlarının üzerine yükseldi. Herkes tarafından hüsn-i kabul ve hayranlıkla karşılandı. Ancak bu arada maddî mânevî her türlü zorluğa katlandı, ömrünün çok kıymetli otuz yılını ilim yolunda geçirdi ve sıkıntılar karşısında gösterdiği sabr-ı cemîl sayesinde yüce bir himmete nâil oldu. Hazret-i Şeyh, dünyaya karşı zâhid olmuş, ona en küçük bir değer vermemiştir. Tam tersine, kendi halinde, tevazu içerisinde dînî vazifelerini yerine getirmek için toplumdan uzaklaşmış, inziva hayatı yaşamıştır. Bu dönem, ilim ve amel bakımından şeyhin hayatındaki en kıymetli dönem olmuştur. Zira şeyhin halka ders olarak okuttuğu kitaplarında da telkin etmiş olduğu ilmî ve amelî fikir ve tecrübeler onun Irak sahralarında yaklaşık yirmi sene süren bir uzlet ve inziva döneminin mahsulüdür.

Cenâb-ı Hakk ortaya çıkmasını murad edince, onu üstadı Ebu Saîd Mübarek el-Mahzûmî’nin medresesinin başına geçirdi. Medreseyi ve etrafını, mallarıyla hizmet eden zenginler ve bedenleriyle hizmet eden fakirler vasıtasıyla tamir eden Abdülkâdir Geylanî, 528 yılında tamirin tamamlanmasıyla orada ders vermeye ve vaaz etmeye başladı. Şeyh medresenin içine birbirinden farklı kısımlar inşa ettirdi. Bir kısımda bütün şer'î ve dünyevî ilimlerin tedrisatı yapılıyordu ve burada on üçten fazla alanda ilim öğretiliyordu. Medresede öğretilen ilimler arasında uzay bilimleri, madenler gibi ilimler de yer alıyordu.

Şeyh Abdülkâdir Geylânî’nin üslûp ve metodu istenilen bilginin tam ve net olarak verilmesiydi. Şeyh buna çok önem verirdi. İnsanlara sunduğu bilgiler şeriatın kurallarına uygun idi. Medresenin içinde büyük bir kütüphane inşa ettirmişti. Ayrıca bir fetva kısmı ve ribat bulunmaktaydı. Burada bazen zikir, bazen de vaaz meclisleri yapılırdı. Bu meclislere dervişler, miskinler, fakirler gelirdi. Şeyhin yanında tasavvuf, fıkıh, süluk ve terbiye ilimlerinin eğitimini almış çocukları ve bazı talebeleri bu meclislere öncülük ederlerdi.

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, medreseye ilaveten bir de cami inşa ettirdi. ‘Yedi Kubbeli Camii’ olarak tanınmış olan bu cami daha sonra Şeyh’in adıyla anılır olmuştur.

Velhâsıl Hazret-i Şeyhe her taraftan ziyaretçiler geliyordu. Şeyh, kitaplar telif etti. Şeyhin ders takririndeki usûl genellikle derslerini sözlü anlatması, kâtiplerin de oradaki konuşmaları kaleme alması şeklindedir. Eserleri bu şekilde teşekkül etmiştir. Bunun bir istisnası, tefsiridir. Şeyh tefsirini ders olarak anlattıktan sonra yazılanları toplamış ve bizzat kendisi gözden geçirerek kendi elleriyle düzeltmek, düzenlemek sûretiyle telif etmiştir. Daha sonra etrafındakiler çoğaldı. Mecmau’l-ferîkayn (zâhirî ve bâtınî ilimleri kendisinde toplayan), kerîmü'l ceddeyn (hem anne hem de baba tarafından asil) ve muallimu'l Irâkeyn (İki Irak’ın hocası) lakaplarıyla anılmaya başladı. Zamanında fıkıh okuyanların çoğu onun talebesi oldu. Pek çok büyük meşâyih ondan hırka giydi. Yemen şeyhlerinin çoğu ona intisâb etti. Varlığın kutbu oldu. Kerametleri sayılamayacak kadar çoktu. Çok güzel şiirler söyledi. Bağdat halkının büyük bir kısmı onun vasıtasıyla tevbe etti. Yahudi ve Hıristiyanlardan pek çok kimse onun eliyle Müslüman oldu.

Âlimler, evliyalar, ârifler arasında çok büyük bir itibar kazandı. Şeyhu'l İslâm İmam Nevevî (r.a.)’nin şu sözü bunu açıkça göstermektedir: “Havadis nakleden sikât (güvenilir) kimselerden evliyaların kerametleri ile ilgili gelen haberlerde şeyh ve kutup Abdülkâdir Geylânî hakkında duyduğumuz kadar kimse hakkında haber duymadık. O Bağdat’ta Şafiî’lerin ve Hanbelîlerin imamı idi. Kendi devrindeki ilmin zirvesine ulaştı. Onun ders ve sohbetlerinden pek çok âlim yetişmiştir. Irak şeyhlerinin pek çoğu ondan ders almışlardır. Yüksek makam sahibi birçok insan onun yanında talebe olmuştur". Abdülkâdir Geylânî bir gün Irak’ın en meşhur şeyhlerinin bulunduğu bir mecliste sohbet ederken bir ara kalbine nazar etti ve şöyle dedi: İşte şu ayağım bütün Allah velîlerinin boynu üzerinedir.” Orada bulunanlardan Ali b. El-Heyti ayağa kalktı, kürsüye çıkıp, şeyhin ayağını tuttu ve boynu üzerine koydu. Orada bulunanların hepsi de boyunlarını uzattılar.

Ahmed er-Rifâî Hazretleri'nin de bir ara boynunu eğerek; “Başım üstüne!” dediği rivayet edilir. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda ise “Şu anda Şeyh Abdülkâdir Geylâni Hazretleri; ayaklarım bütün evliyanın boynu üzerindedir.' buyurdu.” demiştir.

Şeyh Abdülkâdir Geylâni, bir defasında da kürsüdeyken şöyle demiştir: "Allah Teâla'dan bir şey isteyeceğiniz zaman benim vesilemle isteyin.

Ey doğu ve batıdaki yeryüzü ahalisi! Bana gelin. Benden ilim öğrenin. Ey Irak halkı! Ahvâl benim yanımdır; benim yanımda ahval bir ev dolusu elbise gibidir. Onlardan dilediğini giy. Ya selâma, selâmete sarılırsınız ya da kendisinden kurtulamayacağınız bir orduyu beklersiniz.

Ey oğul! Benden bir kelime işitmek için bin kere seyahat etsen de buna değer.

Ey oğul! Velayet işte buradadır. Dereceler benim yanımdadır. İyi-kötü benim yanımda belli olur. Allah Teâlâ’nın yarattığı hiçbir nebî, hiçbir velî yoktur ki; hayatta olanlar bedenleri ile, ölmüş olanlar da ruhları ile şu meclisimde hazır bulunmasın.

Ey oğul! Münker ve Nekir kabirde yanına geldiklerinde onlara beni sor. Sana benim kim olduğumu söylerler.”

Bir gün de şöyle demiştir: “Her kuş yapmadığı şeyi konuşur, doğan ise konuşmaz, yapar. İşte bundan dolayı doğan kuşu hükümdarların başköşesine konmuştur."

Abdülkâdir Geylânî’nin şeyhlere ve âlimlere söylediği şu sözler ise birer vasiyet niteliğindedir: “Bir şeyhin, şu on iki hasleti, güzel vasfı edinmeden şeyhlik seccadesine oturması ve inâyet kılıcını kuşanması doğru değildir: Allah Teâlâ’dan olan iki haslet; settâr (günahları örtücü) ve gaffâr (affedici) olmaktır. Hazret-i Peygamber’den olan iki haslet; şefik (şefkatli) ve refik (kibar) olmaktır. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’dan olan iki haslet; sadık (özü sözü bir) ve musaddık (doğruyu tasdik eden) olmaktır. Ömer b. El-Hattâb (r.a.)’dan olan iki haslet; doğruyu ve güzeli emretmek, yanlışı ve çirkini engellemektir. Osman b. Affân (r.a.)'dan olan iki haslet; insanları doyurmayı sevmek ve gece insanlar uyurken ibadet etmektir. İmam Ali b. Ebî Tâlib (r.a.)'den olan iki haslet; âlim ve cesur olmaktır.”

Talebelerine vasiyeti ise şu şekildeydi. "Daima sakın,emin olma. Kork, güvenme. Mutmain oluncaya kadar uyanık ol, gafil olma. Kendine ne bir hal, ne bir söz nisbet et; bunlardan hiçbirinde iddialı olma. Hiç kimseye “Bende şunlar var", deme.  Zira Allah Teâlâ her an bir işte, her an değişik ve farklı bir şeydedir. O, kişi ile kalbi arasına girer ve senin "Bende var", dediğin şeyi yok ediverir, o şeyde seni eliboş bırakıverir. Böyle olunca da muhatabına karşı utanır, mahcub olursun. O halde kendinde olan şeyleri saklı tut, etrafına yayma. Eğer o şeylere sahip olmaya devam ediyorsan bu, Cenab-ı Hakk'tan bir mevhibedir, bağıştır. Bundan dolayı O'na teşekkür et ve devamını dile. Eğer bundan başka bir şeyse, böyle değilse, o halde onda bir ilim, marifet, nur ve edep ziyadesi var demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: 'Biz bir ayeti neshettiğimizde/sildiğimizde veya unutturduğumuzda ya onun mislini veya ondan daha hayırlısını getiririz.'"

Allah Teâlâ Şeyh Abdülkâdir'e sadık mürîdler nasip etti. Çünkü Şeyh hayrın yayılması ve dinin ihyası için uğraşıyordu. Şeyh bütün kalpleri fethetti. Herkes onu severdi. Çünkü o Allah'ı severdi ve niyetinde salih idi. Allah Teâlâ bir kulunu çok severse Cebrail (a.s.)'e şöyle buyurur: "Allah filan kulunu seviyor, sen de sev. Cebrail (a.s.) de o kulu sever. Sonra gökyüzü halkına şöyle seslenir: 'Allah filan kulunu seviyor, siz de sevin.' Gökyüzü halkı da onu sever. Daha sonra o kul, yeryüzünde de sevilir."

Bunun içindir ki Hazret-i Şeyh’in medresesi ilmin minaresi haline gelmiş, yetiştirdiği insan sayısı gitgide çoğalmıştır. Öyle ki bir ordu kurup Haçlılara ve Moğollara karşı koymuştur. Kâdiriyye Medresesi, Haçlıların zulmü altında kalmış Müslümanların kurtulmaları ve tekrar İslâm bayrağı altında yaşamaları yönünde büyük rol oynamıştır.

Hazret-i Şeyh, Haçlı seferleri İslâm âleminin kalbine ulaştığında, insanlara yol göstererek onların güçlü kalmalarını sağlamıştır. Bu zor zamanlarda emr bi'l-ma'ruf nehy ani'l-münker (doğruyu emretme ve çirkinden sakındırma) vazifesinden hiçbir zaman geri durmamış, bu hususta olanca gücüyle mücadele etmiştir. Medresesinden mezun olan talebeler, Kudüs'ün kurtulması için büyük çaba sarfetmişlerdir. Zira hepsi Salahuddîn-i Eyyûbî’nin ordusuna katılmışlardır. İbn-i Neca, bu talebelerden olup daha sonra Salahuddîn-i Eyyûbî’nin siyasetten ve ordudan sorumlu müsteşarlığını yapmıştır. Şeyh, tüm bu hadiselere rağmen ilim ve ruh terbiyesine büyük bir ehemmiyet vermiş, bütün enerjisini bu yolda harcamıştır. İnsanın toplumun direği olması hasebiyle ferdin ıslahı, kalbinin dünyadan uzaklaştırılması ve âhirete yakınlaştırılması gibi meseleler onun için çok önemli olduğundan, El-Fethu'r Rabbani ve benzeri eserleri bu doğrultuda kaleme alınmıştır. Hangi vaaz nerede ve ne zaman verilmişse kaydedilmiştir.

Hazret-i Şeyh, adetâ hiç dinlenmemiş, bu sebeple onun fikirleri farklı diyarlara ulaşmış, talebeleri, insanlar arasında ilmin, amelin minareleri olmuştur. Onun savesinde İslâm toplumunda, yaşantıda, terbiyede ve eğitimde İslâm’ı temsil eden yeni bir nesil yetişmiştir.

Seyyid Abdülkâdir Geylânî hayatını bu şekilde yaşadı. Vaktinin çoğunu medrese ve ribatta geçirdi. Vefat tarihi olan H. 561 yılına kadar böyle devam etti. Medresesi günümüze kadar devam etti. Kütüphanesi de hâlen mevcuttur. Kütüphanede  bulunan ender eserler arasında kendi el yazısıyla telif ettiği Kur'an-ı Kerim tefsiri de bulunmaktadır.

Medrese ve camii H.656 yılında Hülagü ve Tatarlar Bağdat’ı istilâ ettiklerinde tahrip edilmiş, sonrasında yeniden inşa edilmiştir. Fakat H. 914 yılında Şah İsmail Bağdat’ı istilâ ettiğinde yine yıkılmış, Kanûni Sultan Süleyman H. 941 senesinde Bağdat'ı aldığında cami ve medresenin tekrar inşasını emretmiştir. Buna ilave olarak caminin yanında bir tekkenin de inşa edilmesini istemiştir. Ancak inşaat tamamlanmadan padişah vefat etmiş, inşaat Bağdat Valisi Ali Paşa tarafından H. 990 yılında tamamlanmıştır. H. 1033 yılında medrese ve cami, Safaviler tarafından tekrar yıkılmıştır. Bu sefer H. 1048 yılında Sultan IV. Murad, onları Bağdat’tan çıkartıp medreseyi ve camiyi tekrar inşa ettirmiştir. H. 1139’dan itibaren tekke, saat kulesi, minare, şadırvan ve revak gibi yapılar eklenmiştir. Sultan III. Ahmed müritlerin ve talebelerin ücretsiz eğitim almaları, barınmaları, iaşe ve ibateleri için iki medrese daha yaptırmıştır.

Şeyhe göre insanlar arasında yayılan bozgunculuk ve fesadın asıl nedeni şeriatın siyasete âlet edilmesi, ilim ehlinin siyaset ehline aldanmaları (makam mevki) ve dünya malına olan rağbettir.

Toplumsal sulhun önemini de vurgulayan Hazret-i Şeyh, fakirlere, miskinlere ve yetimlere sahip çıkılması gerektiğinin altını çizmiştir. Kapısı onlara sürekli açık olmuş, onlara yiyecek içecek ve yatacak yer vermiştir, onların bütün ihtiyaçlarını karşılamıştır.

Şeyh’in meşhur sözlerinden birisidir: "Bütün amelleri araştırdım, yemek yedirmek kadar hayırlı bir amel bulamadım. Güzel ahlaktan daha güzelini bulamadım. Dünyanın hepsinin elimde olmasını ve onu aç insanlara dağıtmış olmayı isterdim.” Bâtıl tasavvuf anlayışlarına karşı savaş açmış, insanları tuzaklara düşmemeleri konusunda uyarmıştır, insanlara Kur'an ve sünnete göre doğru olan tasavvufu örneklerle anlatmış ve göstermiştir. Bütün bu çabası tasavvufun asıl amacı olan imân ve terbiye medresesine dönmesi; bu ilmin sadece Allah’a has olan imâni mânâlarını insanlara anlatmak ve onları bilgilendirmek maksadına tekrar dönmesidir. Şeyh’in Gunye ve Fütuhu'l Gayb gibi kitapları, bu yöndeki fikirlerini kısa ve öz olarak anlatan eserlerdir. Ayrıca eserlerinde mezhep ve fikir akımlarına da değinmiştir. Bu fırkaların lehinde ve aleyhinde söylenen sözleri zikrederken âdil bir şekilde onlardan söz etmiş, bunların bâtını akide ve fikirlerine çokça değinmiştir. İnsanların bu gibi bâtıl fikirlere kapılmamaları için bütün gücüyle sürekli vaaz ve nasihatlarda bulunmuştur. Bu yüzden de bu akımların büyük destekçisi Fâtımi Devleti’nin hükümranlığının son bulması için büyük çaba sarfetmiştir. Bundan maksat, Salahuddin-i Eyyûbî ülkenin başına geçtiği zaman sahih olan akidenin ihyasının kolay sağlanabileceği düşüncesidir.

Şeyh Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, Salahuddîn-i Eyyûbi’nin göklerindeki güneşi olmuştur. Onun ve askerlerinin yolunu aydınlatmış, bu nur günümüze kadar devam etmiştir. İnşâallah kıyamet gününe kadar da devam edecektir.

Muhammed Fadıl Ceylânî


Göster