Üye olun veya Giriş yapın
Beni hatırla
 Şifrenizi mi unuttunuz?
Şifremi unuttum

Kayıt olurken kullandığınız E-posta adresinizi giriniz.

 Ücretsiz Üye Olun

Erkek Bayan
kullanım şartlarını ve gizlilik politikasını kabul ediyorum.
 
Paylaşın
menkibevihayati

Abdulkadir Geylani Hazretleri'nin Menkıbevî Hayatı

ÜSTÜNLÜĞÜ

Gavsü'l-âzâm, Sultanü’l-evliya, Kutbu’l-aktab, Bazü’l-eşheb, Gavsü's-sakaleyn unvanlı Abdülkâdir Geylânî Hazretleri çok üstün vasıflar ve seçkin özellikler sahibidir.

Seyyah olup şol âlemi ararsan,
Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz.
Ceddi Muhammed'dir eğer sorarsan,
Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz.

Hazret-i Mevlânâ'nın; “Yücelerde nereye vardımsa o Türkmen kocasının ayak izlerini önümde gördüm.” dediği Yunus Emre, bu dizeleriyle Abdülkâdir Geylânî Hazretleri'nin evliya içinde eşsizliğini ilan etmiştir.

Onun büyüklüğünü dile getiren yalnız Yunus Emre değildir. Aktâb-ı Erbaa denilen dört büyük kutbun biri olan Ahmed er-Rufâi Hazretleri ona çok derin bir hürmetle bağlıydı; yakınlarına ve mürîdlerine daima Gavsü’l-â’zâm Hazretlerini ziyaret etmelerini emreder, onu ziyaret etmeden kendisine gelenlerin ziyaretini kabul etmezdi. Bağdat’a gitmek üzere kendisine uğrayanlara şöyle derdi: “Bağdat’a vardığınızda ilk yapacağınız iş, Abdülkâdir Efendimiz'i ziyaret etmektir. Onu ziyaret etmeden hiçbir şey yapmayın. Şayet vefat etmişlerse mübarek kabirlerini Bağdat’a varır varmaz ziyaret edin.” Yeryüzünde en geniş tarîkat halkalarından birinin sahibi Şah-ı Nakşîbend Hazretleri'nin şu kıtası meşhurdur:

Pâdişâh-ı her dü âlem şah-ı Abdülkâdirest
Server-i evlâd-ı Âdem şah-ı Abdülkâdirest
Afitâb-ı mâhitab-ı arş u kürsi ve kalem
Nûr-ı kalb ez nûr-ı a’zam şâh-ı Abdülkâdirest


Şeyhü'l Ekber Muhyiddin Arabî, Gavsü'l-â’zâm’ın karşılaştığı kimseleri kokusundan tanıdığını, kendisinin “ricalü’r-revayih”ten olduğunu söylemiş ve Fütûhat’ta şöyle demiştir: “Velîler içinde her zamanda “Allah Teâlâ, kulları üzerinde kahredicidir” (6/18) âyetine mazhar bir zât bulunur ki, Allah’tan başka her şeye gücü yeten bir kudrete mâliktir. Bütün cesur ve bahadır kimseler ondan korkup çekinirler. Büyük dava ve iddia sahipleri o zâtın huzurunda hakkı itiraf ederler, adalet gösterirler. İşte bu yüksek makamın sahibi şeyhimiz Seyyid Abdülkâdir Geylânî’dir. Kendisinin bütün yaratılmışlar üzerindeki gücü malûm ve meşhurdur. Ben o zâtla görüşemedim. Yalnız zamanımızın sahibiyle buluştum. Gavs Hazretleri ondan daha üstün ve Allah katında yüce bir derecededir, öyle ki o yüce makama bu ana kadar Gavs Hazretleri'nden başka erişen kimse yoktur. Daha doğrusu onun eriştiği makama ulaşmak mümkün değildir.” İmam-ı Rabbanî, Mektûbat'ında Gavs Hazretleri’nin velâyet yolunun feyiz kaynağı ve vasıtası olan on iki imamın makamında olduğunu, onun da on iki imam gibi bütün ümmete sonsuz feyizler dağıttığını, bu inayet ve yüce makamın ancak ona ihsan buyrulduğunu yazmıştır.

Kendisinin büyük bir hürmetle bağlısı ve Eşrefiyye tarikatının kurucusu Eşrefoğlu Rûmî’nin onu metheden birçok şiiri vardır:

Hak katında uludur / İki cihan doludur;
Eşrefzâde kuludur  / Pirim Abdülkâdir'in.


Geylânî Hazretleri mücahedeleri sırasında bir yıl ayaküstü ibadet etmeyi âdet edinmişti. Bir gün kendisine ferman-ı ilâhı erişti: “Ey Abdülkâdir! Meşakkati seçip ayakta ibadet etmeyi âdet edinmenin sebebi nedir?” “Ey bütün gizlileri ve sırları bilen Allah’ım, zâtına her şey malûmdur. Senin sevdiklerin ve âşıklarınla yeryüzü her yanda doludur. Bunun için ayağımı uzatmaktan utanırım.” Bunun üzerine şöyle hitap geldi: “Ayağını bütün velîlerin boyunlarına koy!” Bu İlâhî emir üzerine evliyalar; “Gavsü’l-â’zâm’ın ayakları başımız ve gözümüz üstüne olsun.” diyerek boyunlarını uzattılar. Bu özel mertebesi menkıbelerinde hep dile getirilmiştir.

Uluvv-i kadr-i Abdülkâdiri evc-i ûlâdan sor,
Gubar-ı hâk-i na'linin rikab-ı evliyadan sor,
O bâz-ı serfirâzın âşiyânı nerdedir bilmem,
Anı bâlâ-neşîn-i bârgâh-ı kibriyadan sor.


Hem seyyid hem de şeriftir; annesi tarafından seyyid, babası tarafından şeriftir. Yani soyu, babası yönünden Hazret-i Hasan (r.a)'a, annesi yönünden Hazret-i Hüseyin (r.a.)’e yani ehl-i beyte ve Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) kavuşur. Hak Teâlâ ile vasıtasız konuşmuştur ki, en yüksek tevhid mânâları içeren bu mükâleme 'Gavsiyye' risalesi olarak elimizdedir. Resûlullah Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhaniyetinin kendisine görünerek görüştüğü meşhurdur. Hızır aleyhisselam ile de birçok defa görüştüğü muteber kitaplarda yazılıdır.

Kendisinden çıkan ilmî ve kevnî kerametler başka hiçbir velîde görülmemiştir. Muhyiddin Arabî Hazretleri bu kadar çok ve büyük kerametler göstermesini “Kün!” emr-i İlâhisine mazhar olmasına bağlayarak açıklamaktadır.


Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid, tasavvufta yüksek bir evliya ve mürşid-i kâmillerin en başta gelenlerinden olup tesis ettiği tarîkat fevkalade bir hızla dört bir yana yayılmış, çeşitli kollara ayrılarak hemen her kıtada takip ve tatbik edilegelmiştir. Bu olağanüstü hususiyetlerin doğumunda hatta doğumundan da önce ortaya çıktığı görülmüştür. Babası Seyyid Ebu Salih Cengidost, doğduğu gece Peygamber Efendimiz'i (sallallahu aleyhi ve sellem) rüyasında gördüğünü, kendisini şöyle müjdelediğini anlatmıştır: Yâ Eba Salih, bu gece Hakk Teâlâ sana mükemmel bir oğul bağışladı. O benim evladımdır, rütbesi diğer evliya ve kutuplardan yüksek olacaktır."


DOĞUMU

Doğduğu gece 1100 oğlan çocuğunun doğduğu, hiçbir kız çocuk dünyaya gelmediği, oğlanların her birinin Gavs Hazretleri'nin hürmetine kâmil velî oldukları söylenmiştir. Doğumunda annesinin altmış yaşında olduğu rivayetlerdendir. Hicri 470 yılının, Ramazan ayının ilk gecesinde doğmuştur. Annesi daha beşikteyken gösterdiği kerameti anlatarak şöyle demiştir: Oğlum Abdülkâdir’in doğumu mübarek Ramazan ayına tesadüf etmişti. Bu ay boyunca gündüzleri ne zaman emzirmek istesem, iftar vaktine kadar asla süt emmezdi. Ancak akşam namazından sonra emzirirdim. Anladım ki, Ramazan-ı şerife hürmet ediyor, oruç tutuyordu.

İkinci sene, Şaban ayının son günleri hava çok bulutlu geçmişti, insanlar hilali göremedikleri için Ramazan ayının girip girmediğini tespit edememişlerdi. Abdülkâdir’in Ramazan-ı şerifte süt emmediğini bilenler bana gelip sordular. O gün imsak vaktinden beri süt emmemişti. Bunu gelenlere söyledim. Anlaşıldı ki, Ramazan-ı şerif başlamıştı."

Bunu şu beyitle kendisi de beyan eder:

“Bidayette işim, ağzım dolu dolu Allah'ı zikretmekti.
Henüz beşikte iken oruç tutmakla şöhret bulmuştum."


Doğum tarihini belli eden şu beyit yüksek mertebelerini de belirtmektedir:
lnne bâzalllahi sultanur-ricâl
Câefî aşk'ın teveffa fî kemâl

(O Allah’ın şahini, velîlerin sultanı 'aşk'ta geldi, 'kemâl'de vefat etti.)

Aşk kelimesi ebced hesabıyla 470 tarihini, kemâl kelimesi ise doksan bir olarak ömür süresini göstermektedir. Doğum yeri İran'da Gilan şehrinin Neyf (Nif) köyüdür. Doğum yerine atfen Cîlânî veya Gîlânî, Türkçe’de Geylânî olarak tanınmıştır. Babası velî bir zât olan Ebu Salih Musa Cengidost olup soy şeceresi şöyledir: Abdullah bin Yahya bin Muhammed bin Musa el-Cevn bin Abdullah el-Kâmil bin Hasan el-Müsenna bin Hasan (r.a.) bin Ali Murtaza (r.a.). Annesi Seyyide Ummü’l-Hayr Emet ül-Cebbar Fâtıma, Ebu Abdullah Savmaî adlı velî olarak tanınmış bir sûrınin kızı ve kadın velîlerdendir.

Gavs Hazretleri çok küçük yaşta yetim kalmış, annesi ve dedesi Savmaî'nin yanında büyümüştür. Babası ve annesinden tasavvuf terbiyesi görürken mektebe de gitmiş, ilim tahsil etmeye başlamış, Kur’ân-ı Kerim'i ezberlemişti. Ancak ilmini artırmak, bunun için de ilim merkezi olan Bağdat'a gitmek için büyük bir istek duyuyordu.

BAĞDAT’A GİDİŞİ

Bu isteğini şiddetlendiren fevkalade bir hâdiseyle karşılaştı. Bir gün çift sürmek üzere bir öküzün kuyruğunu tutup tarlaya giderken, hayvan dönüp dile gelerek kendisine: "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın!” dedi. Bundan korkup geri döndü, evin damına çıktı. Buradan, Nif köyündeki evinin damından Arafat’ta vakfeye duran hacıları gördü. Bunun üzerine annesine Bağdat'a gidip ilim öğrenmek istediğini söyledi. Annesi sebebini sorunca gördüklerini anlattı. Annesi ağlayarak isteğini kabul etti ve babasından miras kalan seksen altının yarısını kardeşine ayırıp kırk altını elbisesinin koltuğunun altına dikti. Gitmesine izin verip her ne olursa olsun doğruluk üzere olmasını tenbihledi, bu hususta kendisinden söz aldı. “Haydi Allah selâmet versin oğlum. Alllah Teâlâ için senden ayrılıyorum. Kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem." deyip yolcu etti.

Kendisi bundan sonrasını şöyle anlatmıştır: “Küçük bir kafile ile Bağdat'a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkıya çıkageldi. Kafilemizi bastılar, kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. ‘Ey fakir, senin bir şeyin var mı?’ dedi. Ben de yalan söylemek istemedim; kırk altınım var!’ dedim. ‘Nerededir?’ dedi. ‘Elbisemin koltuğunun altında dikilmiştir.’ dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip bu durumu söylemişler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde kafileden aldıkları malları bölüşüyorlardı. Yanına gittim. ‘Altının var mı?’ dedi. ‘Kırk altınım var.’ dedim. Elbisemin koltuk altlarını sökmelerini söyledi. Söküp altınları çıkardılar. ‘Neden bunu söyledin?’ dediler. 'Annem, ne olursa olsun doğru söylememi tenbih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim, ihanet edemem.' dedim. Eşkıyanın reisi bunu duyunca ağlamaya başladı ve bu kadar senedir ben, beni yaratıp yetiştiren Rabbime verdiğim söze ihanet ediyorum.’ dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip eşkıyalığı bıraktığını söyledi. Yanındakiler de ‘insanları soymada, yol kesmede sen bizim reisimizdin. Şimdi tövbe etmekte de bizim reisimiz ol.’ dediler. Sonra hepsi elimde tövbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler."

TAHSİLİ

Bağdat'a gittiğinde 18 yaşındaydı. (1095) Orada bulunan meşhur âlimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Tasavvuf ilmini babası Ebu Sâlih'ten, şeyh Ebu Said Mahzumi ve Hammadi Debbas'tan almıştır.  Fıkıh ve hadis ilimlerini Ebu Hattab Mahfuz, Ebu'l-Vefa, Ali bin Ukayl, Ebu Hüsevin bin Kadı Ya'la, Ebu Said el-Muharrimi (Mahzûmi), Ebu Galib bin Bâkıllâni, Ebu Said Muhammed bin Abdülkerim, Ebu Ganim Muhammed bin Muhammed, Ebu Bekir Ahmed bin Muzaffer, Cafer es-Serrac, Ebu Kâsım bin Ali, Ebu Talib bin Yusuf, Ebu Bekir Susen, Ebu'l İzz Muhammed bin Muhtar, Ebu Nasr Muhammed, Ebu Gâlib Ahmed, Ebu Abdullah Yahya ve diğer âlimlerden öğrendi. Zekeriyya Tebrizi gibi âlimlerden edebiyat okudu. Kısa zamanda usül, füru ve mezhebler mevzuunda geniş bilgi sahibi oldu. Bu sırada Hanbeli mezhebine girmiştir. Hocası Ebu Said kendisine Babü'l Ferec'de bir medrese tahsis etti. Burada tefsir, hadis, kıraat, fıkıh ve nahiv dersleri verdi.

Bu ders ve irşad işine bir süre devam ettikten sonra birden bu işi bırakıp inzivaya çekilmiş, bu inziva müddeti yirmi beş yıl kadar sürmüştür. Bu süre içinde bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahedeyle geçirmiş, kırlara çıkıp Kerh harabelerinde yaşamıştır. Kendisi bu zamanki durumunu anlatırken şöyle demiştir: "Yirmi beş sene kadar yalnız başıma sahralarda dolaştım. Kırk yıl yatsı namazından sonra sabaha kadar Kur'an-ı Kerim okudum. Kırk gün (ardı ardına) oruç tutup sonra iftar ettim."

Yine kendisi anlatmıştır: "Bir gün münacatta bulunurken yanıma birisi geldi. Kendisini tanımıyordum. Arkadaş olalım dedim. ‘Olur, ama muhalefet etmemek şartıyla.' dedi. Muhalefet etmeyeceğimi söyledim. 'Burada bekle, geleceğim.' dedi. Gitti, bir yıl sonra geldi. Aynı yerde onu bekliyordum. Bir müddet beraber oturduk. ‘Ben gelinceye kadar buradan ayrılma!' deyip kalktı gitti. Yine bir sene bekledim. Geldi; yanında ekmek ve süt getirmişti. ‘Ben Hızır’ım, bunları sana getirmemi söylediler.' dedi. Sonra, ‘Kalk, Bağdat'a gidiyoruz! buyurdu. Beraber Bağdat’a gittik."

Bu zamanlardaki halinden birini de şöyle anlatmıştır: “Yıllarca bir yerde durdum. Bana birisi yedirmeyince, bir şey yemeyeceğim diye Allah Teâlâ’ya söz verdim. Lokma lokma ağzıma koymazlarsa, su içirmezlerse kendim yiyip içmeyeceğim, dedim. Kırk gün yemedim ve su içmedim. Kırk gün sonra birisi geldi. Bir parça yiyecek bırakıp gitti. Nefsim yemeğe saldıracak gibi oldu. Çok acıkmış olduğum halde Allah Teâlâ'ya verdiğim sözü bozmayacağım.’ dedim, içimden feryat eden bir ses duydum: Açım açım!’ diyerek inliyordu. Birden yanımda şeyh Ebu Said Mahzumî belirdi. Bu sesi duyup 'Ey Abdülkâdir, bu ses nedir?' dedi. ‘Bu, nefsimin ızdırabından geliyor. Ruhum rahat içinde, Rabbimin murakabesindedir.‘ dedim. Bizim eve buyur!’ dedi. Nefsime, buradan ayrılmayacağım dedim, o sırada Hızır aleyhisselam geldi; Kalk, Ebu Said'in evine git!‘ dedi. Kalkıp gittim. Ebu Said evinin kapısında durmuş, beni bekliyordu. 'Ey Abdülkâdir, benim dediğim kâfi gelmedi de Hızır aleyhisselamın söylemesini mi bekledin? dedi. Beni içeri aldı. Hazırladığı yemeği lokma lokma ağzıma koydu, doydum. Sonra bana icazet ve hilafet verdi."

VAAZLARI

Ebul-Hayr Muhammed bin Müslim ed-Debbas'tan el alıp Ebu Said el-Muharrimî’nin eliyle hırka giydikten sonra meşhur oldu. Yusuf el-Hemedânî cemaate vaaz etmesi için telkinde bulunuyor ama o kürsüye çıkmakta tereddüt ediyordu.

Hicri 521 yılının Şevval ayında yakaza halinde Peygamber Efendimiz'i (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Hazret-i Ali Murtaza'yı (Allah ondan razı olsun) gördü. Kendisine niçin konuşmadığını sorduklarında, Bağdat'ta fasih Arapça bilenler karşısında konuşamayacağını söyledi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Hazret-i Ali (Allah ondan razı olsun) “Ağzını aç!” buyurarak ağızlarının suyundan verdiler. O zaman Hazret-i Şeyh’in dili açıldı ve öyle bir vaaz verdi ki, o güne kadar Bağdat şehri öyle etkili bir vaaz görmemişti. En ince mânâları büyük bir belâgatle ifade etmeye başladı: “Fikir dalgıcı, kalp denizine dalarak maarif incisini göğüs sahiline çıkarır. Dil tercümanının simsarı, celîlî makama yükselmek için güzel ibadetleri değerli ödemelerle satın alır.”


Ondan sonra vaazlarına büyük bir alâka gösteren halk o kadar kalabalık oldu ki, medreseye sığmayıp sokaklara taştı. Bu yüzden medresenin çevresini genişletmek ihtiyacı duyuldu. Bağdat halkı bu iş için seferber oldu. Fakat cemaatin mütemadiyen çoğalması üzerine de açık havada vaaz etmek gerekti. Yüksek bir tepenin üstüne büyük bir kürsü koydular ve oradan kendisini takip etmeye başladılar. Vaazlarını dinlemek için yetmiş bin kişinin Bağdat’a geldiği ve arka safta bulunan dinleyicilerin ön saftakiler kadar sesini rahatlıkla işittikleri rivayet edilir. Karşılaştığı kimseleri hemen tesiri altına aldığı için “Bâzullah” (Allah'ın şahini) ve “Bâzü'l-eşheb” (avını kaçırmayan şahin) unvanıyla da anılmıştır.

Vaazları o kadar tesirliydi ki, coşup kendini kaybedenler olur, can verenler görülürdü. Vaazında, âlim ve evliyadan zâtlar da bulunur, hepsi derin bir vecd içinde dinlerlerdi. Dört yüz âlim, onun anlattıklarından notlar tutar, izdiham, kalabalık sebebiyle birbirlerinin sırtlarında yazarlardı. Sorulan suallere gayet açık ve doyurucu cevaplar verir, fetva istemeye gelip müşküllerini arz edenlerin işlerini hemen hallederdi. Derin ilim sahibi idi; on üç çeşit ilimde ders verirdi. Onun meclisinde, yaptığı kötülüklere tövbe eden, pişman olan yol kesiciler, katiller, fâsıklar, itikadı bozuk ve sapık olanların yanı sıra Yahudi ve Hıristiyanlara da rastlanırdı. Rivayete göre beş binden fazla Yahudi ve Hıristiyan Müslüman olmuş, yüz binden fazla eşkıya, onun vasıtasıyla tövbe etmiştir.

ETKİLERİ

Beşinci asrın sonunda, tasavvufun en büyük siması ve hemen bütün tarikatlarda başbuğ kabul edilen Geylâni Hazretleri'nin meydana çıkıp Kadiriyve tarikatını tesis ederek tarikatlar devrini başlatmasıyla İslâm, insanları yeniden diriltecek tebliğcisine kavuşmuştur. Onun insanların ruhlarına, düşüncelerine hitab eden daveti, bütün İslâm toplumunu etkilemiş, ölü düşünce ve ruhlar yeniden canlanarak, toplum içinde üstün bir ahlâk ve fazilet hareketi başlamıştır. Gavsu’l Azam’ın yetiştirdiği yüzlerce halîfe ve binlerce talebe, İslâm’ı geniş bir coğrafyaya yaydılar. Tarikatı Ispanya'ya, Gımata’nın düşuşü üzerine de Fas'tan başlayarak bütün Afrika’ya yaydılar. Hindistan’da, Çin'de ve Endonezya'da İslâm’ın yayılmasında yoğun çaba harcadılar.

Doksan bir yılık hayatının yetmiş üç yılı Bağdat’ta geçti. Bu dönemde Abbasi halifelerinden beş tanesinin hilafetine şâhid oldu. Bütün ömrünü halkı irşadla tüketti. Hak uğrunda kuvvetlî bir mücadele verdi. Halife ve idarecileri tenkid etti, şirk ve bid'atle savaştı, cahiliyet ve nifakla mücadele etti.

Halife Muktazi Li-emrillah, Ebu’l-Vefa'nın yerine İbn Muzhim el-Mezâlim diye meşhur olan Yahya b. Said b. Yahya b. el-Muzafler'i kadı tayin edince Gavs Hazretleri minbere çıkıp şunları söyledi: "Müslümanların başına zalimlerin en büyüğünü kadı olarak tayin eden sen, yarın merhametlilerin en merhametlisi önünde nasıl hesap vereceksin?"

Bunun üzerine halife titreyip ağlamaya başladı ve o an yeni tayin ettiği kadıyı vazifesinden aldı. Sultanların peşinden ayrılmayan, onlara yaltaklanmak suretiyle zulümlerine ortak olan resmi ulemaya şiddetle karşı koydu. Onlara şöyle diyordu: "Siz neredesiniz, gerçek âlimler nerede? Ey ilim ve amel hainleri! Ey Allah ve Resulünün düşmanları! Ey Allah kullarının yol kesicileri! Siz açıkça zulüm ve nifak içerisindesiniz. Bu nifak ne zamana kadar devam edecek? Ey âlim ve zâhid geçinenler! İdareciler ve sultanlardan dünya metaının zevk ve lezzetini alıncaya kadar münafıklık mı yapacaksınız? Siz ve asrımızın birçok idarecileri! Allah'ın malında ve kullarına verdiği nimetlerde ihanet içerisindesiniz. Ey Allah'ım! Ya münafıkların şehvetini kır, onları ıslah eyle veya yeryüzünü onlardan temizle..."

Bir gün gönlüne Hanbeli mezhebinden başka bir mezhebe geçeyim diye bir düşünce geldi. O gece rüyasında Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'i  ashabıyla birlikte toplanmış bir halde gördü. İmam Ahmed Hanbeli, orada kendi sakalını eliyle tutmuş, Pegamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle rica ediyordu: "Ya Resulullah! Evladınız Muhyiddin Abdulkadir'e emir buyurunuz, benim gibi zayıf bir şeyhi himaye eylesin." Efendimiz tebessüm ederek; "Ey Abdulkadir! Şeyhin dileğini kabul et." buyurdular.


Ertesi gün Gavsu'l Azam, Hanbeli camiinde namaz kıldı. O gün camide imamdan başka cemaat yokken, Gavsu'l Azam Hazretleri'nin bulunması sebebiyle o kadar cemaat geldi ki,  boş yer kalmadı.  Eğer Gavsu'l Azam Hanbeli camiinde hazır bulunmasaydı, Hanbeli mezhebi son bulurdu, denmiştir.

ÖZELLİKLERİ

Gavsu’l Azam Hazretleri uzun boylu, geniş omuzlu, açık alınlı, pehlivan yapılı, buğday benizli idi. Saçlarını omuzlarını örtecek kadar uzatırdı. Sesi gür ve heybetliydi. Çok güzel giyinir, talebeleri dâhil kimseden bir şey kabul etmezdi. Küçük çocuklarla, kölelerle sohbet eder, fakirlerle oturup kalkardı.

Gavsu'l Azam Allah Teâlâ'nın tecellisinin gereği olarak bazen büyük bir celâl ve celâdetle, azim kelâm denilen üslupla  konuşurdu.

Behcetü'l Esrar adlı kitapta Şeyh Necibüddin Suhreverdi'nin şunları anlattığı yazılıdır: "Bir gün Şeyh Hammad bin Müslim Debbas (k.s.)’ın yanındaydım, Gavs Hazretleri de oradaydı Gavs Hazretleri kelâm-ı azimle konuşuyorlardı. Şeyh Hammad bir ara sordu: 'Ey Abdülkâdir, şaşılacak kadar büyük kelâm ediyorsunuz, İlâhî cezadan korkmuyor musunuz?'

Gavs Hazretleri mübarek avucunu şeyhin göğsüne koyarak;
'Yâ Hammad, avucuma kalp gözüyle bak; yazılı olanı gör.' buyurdu. Şeyh bir an dikkat ettikten sonra: 'Ey Gavsul' Azam, avucunuzda İlâhî mekr ile mekr buyrulmayacağınıza dair Cenâb-ı Hakk’tan yetmiş adet vesika almış olduğunuzu görüyorum. Azim kelâm etmenizde beis yoktur.' deyip "Bu Allah'ın fazlıdır, dilediğine verir." mealindeki âyeti okudu.

Aynı kitapta şunlar anlatılmıştır: Şeyh Sıddıkatu'l-Bagdadi Gavsü’l Azam Hazretleri'nin medresesine geldi. Gavs Hazretleri büyük bir cemaate vaaz vermek için kürsüye çıkmıştı. Fakat konuşmadan duruyor. Kur'ân okumayı da emretmiyordu. Böyleyken cemaati büyük bir vecd kapladı. Bunu gören şeyh Sıddıkatu'l Bağdadi gönlünden dedi ki: "Gavsu'l Azam Hazretleri konuşmadı, Kur'an da okunmadı. Acaba bu vecdin sebebi nedir?" Gavsul' Azam Hazretleri, kürsüden bu şeyhe şöyle buyurdu: "Ey şeyh, Beytü'l Makdis'ten bir mürid bîr adımda geldi, huzurumda tövbe eyledi. O müridimin şerefiyle vecde geldiler." Bu  defa şeyhin gönlünden şöyle geçti: "Mademki o mürid bir adımda Beytü'l Makdis'ten Bağdat'a gelebilecek bir mertebe bulunuyor, öyleyse neden tövbe için Gavsu'l Azam Hazretleri'ne muhtaç oluyor ?" Gavsu'l Azam Hazretleri şöyle buyurdular: 

"Şeyh, düşündüğün gibi değildir; ilahi muhabbet yolunu öğrenmek için  velayetime şiddetle muhtaçtır. Ey şeyh, benim kılıcım meşhurdur, yayım gerilmiş, okum yaydan fırlamıştır ve hedefini şaşırmaz. Atım eğerlidir. Ben Allah’ın tutuşturulmuş ateşiyim (narullahi mu'kadeh). Ben halleri değiştirenim, kıyısı olmayan bir denizim, zamanın rehberiyim. Benden başkalarında konuşanım (Benden başkasında söyleyiciyim). Ben korunmuşum, dikkatleri çekenim. Ben hoşnut olanım. Ey oruç tutanlar, ey geceleri devamlı namaz kılanlar, ey dağ gibi büyük velayet sahipleri, dağlarınız dümdüz olmuştur. Ey halvet hücrelerinde uzlette olanlar, hücreleriniz yıkılmıştır. Allah'tan gelen emre yüzünüzü dönünüz; ben Allah'tan gelen emrim. Ey Hakk yolunun kadın ve erkek yolcuları,  ey bahadırlar, ey çocuklar, geliniz ve sahili olmayan denizden alınız. Ey azîz Allah! Sen birsin, Kebir'sin, Cebbar ve Mütekebbir’sin. Ben hakîr, fakîr ve zelilim. Senden başka ilâh yok.  Gece ile gündüz arasında yetmiş kere bana; 'Seni kendim için seçtim.' ve 'Benim gözetimimde yap' denir. Bana; 'Ey Abdulkadir! Konuş, sen dinlenirsin, senin üzerindeki hakkım için iç; sen emniyettesin!' denir.

Gavsu'l Azam Hazretleri medreselerindeki kürsü üzerinde şöyle buyururlardı: “Her bir velî, bir peygamberin kademi üzerindedir. Ben, ceddim Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kademi üzerindeyim. İnsan için şeyhler vardır, cinler için şeyhler vardır. Ben ise hepsinin şeyhiyim."


TARİKATI

Bilindiği gibi tarikat, insan ruhunun terbiye ve irşad ile dış âlemden ilgisinin kesilmesi, bu sayede Hakk'a vusulün gerçekleşmesinin yoludur. “Bîatü’r-Rıdvan” mukavelesinin şeyh ve mürid arasında teyidi mahiyetinde bir bağlantı ile başlayan irşadın esası zikrullaha dayanır.

Zikir hafi ve cehrî olmak üzere iki çeşittir. Hafi olan Hazret-i Ebubekir'den (Allah ondan razı olsun), cehrisi ise Hazret-i Ali'den (Allah ondan razı olsun) devam edegelen usûldür. Kâdiriyye tarikatındaki zikir, cehrî zikirdir. Hazret-i Risalet-penâh (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali Murtaza'yı huzurunda oturtup "Gözlerini yum ve sükût eyle, üç kere ben zikredeyim." buyurup “Sağına meyleyle cehr ile Lâ ilahe illallah de ve soluna meyleyle, yine cehr ile  Lâ ilahe illallah! de" diyerek zikir telkin etmişlerdir.

Kâdiriyye tarikatında şeyh ile mürid arasında akdedilen ve mubayaa denilen anlaşmada, müridin yapacağı zikir usûlü  kendisine tarif edilir.  Şaka dahi olsa yalandan kesinlikle kaçınması tenbih olunur. Tarikatının esaslarını, Gavsu'l Azam, oğlu Seyyid Tacüddîn Abdürrezzak’a vasiyetinde şöyle belirtmiştir: “Oğlum, Cenâb-ı Hakk sana ve kardeşlerine ve bütün Müslümanlara tevfikler ihsan buyursun. Sana vasiyet ederim ki Cenâb-ı Hakk'a teslim ol ve bağlan,  emirlerine uy, yasaklarından çekin. Şeriatın emirlerine, hükümlerine son derece özen göstererek riayet et. Bizim tarikatımız Kur'ân-ı Kerîm'e ve sünnet-i seniyyeye dayanır, cömertlik, göğüs selâmeti, eziyetlere tahammül, tarikat kardeşlerinin verdiği zorlukları bağışlama üzerine kuruludur.

Dervişlerle beraber ol, onları daima meclisine getir, gönüllerini hoş et, onları sevindir. Şeyhlere hürmet et, kardeşlerine iyi davran, arkadaşlarınla iyi geçin, hatırlarını kırma. Küçüklere ve büyüklere öğüt ver, herkese iyi nasihatlerde bulunarak tarik-i müstakime ulaşmalarına çalış. Husûmeti terk et, ancak din işlerindeki husûmet başkadır. Fakirliğin hakikati, kişinin kendi gibilerine muhtaç olmamasıdır. Zenginliğin hakikati, kişinin kendi akranından bir şey beklememesidir. Tasavvuf bir haldir. Buna laf ile ulaşma imkânı yoktur. Bir dervişle karşılaştığın zaman onunla ilim konularına girme, iyi davranarak kalbini kazanmaya özen göster. Çünkü ilim o fakiri ürkütür, gücenmesine yol açar. Hoş muamele ile ünsiyet peydâ olur.

Tasavvuf sekiz haslet üzerinedir: 1- İbrahim’in (aleyhisselam) cömertliği, 2- İshak’ın (aleyhisselam) rızası, 3- Eyüp’ün (aleyhisselam) sabrı, 4- Zekeriya'nın (aleyhisselam) işareti, 5- Yusuf’un (aleyhisselam) gurbeti, 6- Yahya’nın (aleyhisselam) sûfi elbisesi, 7- İsa’nın (aleyhisselam) seyahati, 8- Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) fakrından miras kalmış faziletlerdir.


İhlâsı kendine maksat edin. İhlâsın şöyle olsun ki, halkı görmeyi bırak, Hâlık’ı görmeye bak. Sebeplerde Cenâb-ı Hakk’ı itham etme. İhtiyaç, dilek ve maksatlarda beraberlik, sevgi ve yakınlık dolayısıyla insanlardan hiç kimseye güvenme. Yaratılmışları değil, devamlı olarak Yaratıcıyı zikredip görmeye çalış. Bir işin için mukadderata boyun eğ, rıza kapısına yaslan, Cenâb-ı Hakk'a yalvar, kimseye güvenme, ancak Hak Teâla'ya güven. Ne hâcetin varsa O’ndan iste. Fukaranın hizmetine üç şeyle devam et: tevazu, iyi huy ve gönül hoşluğu. Yani sağken ölmüş gibi bir iç rahatlığı kazan, sonra bu sâfâ ile alçak gönüllü ve iyi huylu olarak fukaraya (dervişlere) hizmet et.

Cenâb-ı Hakk'a en yakın olan kimse, güzel ahlâkla huyunu genişletip süsleyen kimsedir. Üstün amel, Allah’tan başkasına yönelmemektir. Fukaraya sabrı tavsiye et, Hak Teâla'yı tavsiye et. Dünyada sana iki şey yeter: evliyaya hizmet, fukaraya sevgi beslemek. Hakîkî fakîr, Allah Teâlâ’dan başkasına muhtaç olmaz. Tasavvuf ile fakr çok ciddi iki iştir, bunlara sakın şakadan, eğlenceden bir şey karıştırma. İşte bunlar sana ve müridlerimden işiten ve işitecek olanlara vasiyetimdir. Allah Teâlâ sizi ve bîzi ve bütün Müslümanları bu vasiyet ve tenbihlere uymakta başarılı kılsın. Amin.”

Tarikatta başlıca umde “Teslim, sellem. (Teslim ol, selâmet bul.) olarak ifade edilmiştir.

Kâdiriyye Tarikatının Silsilesi: Şeyh Ebu’l Hasan Ali bin Musa Rıza (k.s), Şeyh Maruf Kerhi (k.s), Şeyh Sırrı Sakati (k.s), Şeynu's-Sofiyye Ebu’l-Kâsım Cüneyd Bağdadi (k.s), Şeyhü’l-Âşıkin Ebi Bekir Delf bin Şiblı (k.s), Şeyh Ebi Fazl Abdülvâhid Temimi (k.s), Şeyh Ebi Ferec Tarsusi (k.s), Şeyh Ebi Hasan Hekari (k.s), Şeyh Ebu Said Mübarek Mahzûmi (k.s), Seyyidü’s-Sadat Kutbü’l-Vücüd’ür-Rabbani ve’l-Heykelüs-Samedânî Hazretleri, Şeyh Seyyid Abdülkâdir Geylânî (k.s).

Maruf Kerhi (k.s) Ebu’l Hasan Ali ibn Musa Rıza Hazretleri’den el alıp halifelik etmelerine göre tarikat silsilesi silsile-i zeheb yönünden de Ali bin Ebi Tâlib (r.a.) ve Muhammed Mustafa Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşır.


ESERLERİ

Gavsu'l Azâm Hazretleri'nin eserleri pek çoktur. Eserlerinden birçoğu vaaz ve sohbetlerinde tutulan notlardan derlenmiştir. Gunyetu't-Tâlibîn adlı eserini bizzat dikte ettikleri söylenmektedir. Belli vakitlerde okunan virdleri, kasideleri çok meşhurdur. Eserlerinden bazıları şunlardır: Fütuhü’l-Gayb, Fethu'r-Rabbani, Füyûzâtü’r-Rabbanîyye, Beşâirü’l-Hayrat, Cilâu'l-Hatır, Umdetü’s-Sâlihîn, Sittum Mecâlis, Divan-ı Gavsu'l A’zâm, Kur'an-ı Kerim Tefsiri...


VEFATI

Gavsu’l Azam Hazretleri 561/1165 senesi Rebiulâhir’in dokuzuncu cumartesi gecesi sabaha karşı vefat etmiştir. Vefatları yaklaştığı vakitte; “Yanımdan çekilin, gerçi zâhirde sizinle beraberim fakat hakikatte yanımda başkaları da vardır. Etrafımı genişletin, edepli durun!” buyurduğu anlatılmıştır. Oğlu Seyyid Abdürrezzak şöyle demiştir: “Babam bu sırada ellerini kaldırıp; ‘Ve aleykümüssselâm ve rahmetullahi ve berakâtuhû tûbû vedhulû fi saf iza eciîküm.’ (Tövbe ediniz ve size geliyorum denilenlerin safına giriniz.) buyurdular.”

Vefat ederken iki defa “Allahümme refika’l âlâ.” deyip “Aleykümüsselâm eciî ileyküm.” (Size geliyorum.) dedi. Sonra “Bana kimse bir şey sormasın! Ben Allah Teâlâ’nın ilminde bir halden başka bir hale geçmekteyim.” buyurdu.

Son anlarında oğlu Seyyid Abdülcebbar; “Babacığım, bedeniniz acı duyuyor mu?” diye sorunca; “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. Çünkü kalbim Allah Teâlâ iledir", cevabını verdi. Oğlu Seyyid Abdülazîz; “Hastalığınız nedir?” diye sordu. “Hastalığımı kimse bilmez, insan, cin ve melek anlamaz. Allah Teâlâ’nın ilmi, hükmü ile eksilmez. Hüküm değişir, ilim derişmez. Allah Teâlâ dilediğini yok eder, değiştirir, dilediğini sabit kılar. Ona yaptıklarından sual olunmaz, kullara ise yaptıkları sorulur." buyurdu.

Oğlu Sevvid Musa, babasının “Allah Allah!’ diyerek sesinin gittikçe azaldığını, sonra kesildiğini söylemiştir. Cenaze namazında görülmemiş bir kalabalık toplandı. Kalabalık sebebiyle ancak gece defnedilebildi. Cenaze namazını oğlu Abdülvehhab kıldırmıştır. Türbeleri Bağdad’da Babü'd Derc'tedir,

Cenâb-ı Hakk himmetlerini üzerimizde hep hâzır ve dâim kılsın. Amin.

Tahir Gâlip Seratlı

Göster